ANADOLU ŞAİRİ: AHMED ARİF

 

 

‘Hasretinden prangalar eskittim’  Başlı başına bir şiir saklıdır bu cümlede…  

Son dönemin en özgün şairlerinden olan Ahmed Arif, kendine özgü vurguları, ifadeleri, duygusu ve tabi ki hayatıyla derin izler bırakmıştır edebiyat dünyamızda. Diyarbakır’da,  memleketin buhranlı dönemlerden geçtiği bir atmosferde dünyaya gelmiştir. Onun çocukluk yılları, cumhuriyetin de çocukluk yıllarıdır aslında. 

‘’ Seni anlatabilmek seni, 

   İyi çocuklara kahramanlara seni 

  Seni anlatabilmek seni, 

   Namussuza, halden bilmeze , 

    Kahpe yalana.’’ 

Şiirleri anlatıyor bize yaşamını Ahmed Arif ‘in. Hasret, işkence, aşk… İki yaşında annesiz kalışıyla başlıyor hasreti. Memleketin karışık dönemleri. Siverek, Harran, Suriye. Talan edilen köyler, köylüler. Hepsine çocuk yaşta şahitlik ediyor. Babasıyla olan bir anısını paylaşıyor o günlere dair; köylerinde uğradıkları işgalin fotoğrafını çekmiştir daha çocuk gözleriyle, kapılarına kadar dayanan eşkıyanın babasıyla olan arbedesinin.  

Afyon’da okuyor liseyi. Ve şiirle tanışıyor bu dönemde. Sürekli şiir yazıyor ve okuyor. Behçet Necatigil, Ahmet Muhip Dranas, Nazım Hikmet konuk oluyor ruh dünyasına. Divan şiirleri okuyor, halk edebiyatı ile derinden ilgileniyor. O dönemde yazdığı şiirler için diyor ki; ‘Çocukluğumun olmayan fotoğraflarıydı onlar ve hiç birisi yok. Ya bir kızda kaldı ya da poliste’’ 

‘Bu dağ mengene dağıdır 

Tanyeri atanda Van‘da 

Bu dağ Nemrut yavrusudur 

Tan yeri atanda Nemruda karşı 

Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur 

Bir yanın seccade Acem mülküdür.’ 

Otuz üç Kurşun’ şiirini yazar lise bitince. Muğlalı generalin otuz üç köylüyü hırsızlık iddiasıyla Van’ da kurşuna dizmesi… ‘Yüreğim dolarak yazdım’ diyor o şiiri. Bugün biz Zülfü Livaneli ve Fikret Kızılok’tan dinliyoruz o günü,  otuz üç kurşun bestesiyle. Şiirleri bestelenen iki şairden biridir Ahmed Arif, diğeri de Sabahattin Ali. 

Ya üniversiteye gidecekti ya da şiir yazacaktı. Ankara Üniversitesi Dil tarih ve Coğrafya Fakültesi’ne gidişini anlatır oğlu Filinta Önal bir röportajında. O dönemde Ahmet Arif, merkez bankasında işe girer. İlk gözaltına alınışı da bu süreçte olur. Elden ele çoğaltılan şiirleri dikkat çeker. Tabi en çok da 33 kurşun şiiri. Ankara’da götürüldüğü stadyumda öldüresiye döver, işkence ederler. Bayılınca da sokağa atılır. Çöpçüler tarafından bulunan Ahmed Arif, bir haftada kendine zor gelir.  

‘Şiiri kafasında yazardı. Yirmi dört saat yazardı zihninde. Bir şiirin iki dizesi için tam on yedi yıl bekledi’’ diyor yakın arkadaşlarından biri. Ve o şiir yıllar sonra Cem Karaca’nın sesinde hayat bulur:  

‘’Maviye maviye çalar gözlerin, 

Yangın mavisine. 

Rüzgârda asi, 

Körsem, 

Senden gayrısına yoksam, 

Bozuksam, 

Can benim, düş benim 

Ellere nesi?’’ 

Birkaç yıl sonra yine gözaltına alınır. Şimdinin prestijli oteli o zamanın işkence eviydi. İstanbul’daki Sansaryan Hanı’nda ağır işkenceler görür. Dokuz numaralı hücrede kendi ifadesiyle işkenceden daha ağır bir olay yaşatırlar ona. Babasının öldüğü ile ilgili bir telgraf geldiğini söylerler. Telgrafta analığı babasının cenazesinin ortada kaldığını söylemektedir. Revire götürürler. Birkaç gün sonra orada ‘Baban yaşıyor, biz sana yalan söyledik’ derler. Ve daha sonraları anlatırken o günü ‘ İşkenceden de ağır geldi bana bu haber’ der. 

 

Harbiye Cezaevine gönderilir, taş duvarlar arasına. ‘Haberin var mı taş duvar?’ şiirini burada yazar. Sonrasında sürgün yılları başlar, açlık sefalet içinde. Önce Afyon sonra da talebi doğrultusunda Diyarbakır’a, baba evine sürgün edilir. Hiç olmazsa içecek bir tas çorbası vardır artık. Genç yaşında yaşadıklarına aşk eklenir baba ocağında. Hasretinden prangalar eskitecektir ünlü romancı Leyla Erbil’e duyduğu aşkta. Ama o sadece Leyla’sına değil, Anadolu’ya, düşlediği memleketi de hasrettir. Leyla Erbil’e yazdığı mektuplarda tüm bu hasretlerini de anlatır. Yaşadıklarını, sürgünlerini, işkenceleri her şeyi yazar ona. Bu çıkmaz sokaktaki hayatının, umuda açılan penceresidir Leyla’sı. 

‘Gitmek gözlerinde, 

 Gitmek sürgüne. 

Yatmak, 

Gözlerinde yatmak zindanı. 

Gözlerin hani?’ 

 Diyordu Leyla’ya. Leyla Erbil de Üç Başlı Ejderha kitabında cevap veriyordu bu şiire. ‘’Akşamüstleri geliyor aklıma…gözleri…oğlumun…gözleri hani..//oğlumun elimde kalan son fotoğrafı.. gözleri oğlumun… gözleri gözlerinde bulurum can tılsımını… gözleri hani? 

Uzun süre devam eden mektuplaşma Ahmed Arif Ankara’ya dönünce kesilir. Leyla Erbil ömrünün sonuna kadar saklar mektupları. Son günlerinde çıkarır ve kitap olarak basılır. Ama kitabın çıktığını göremez Leyla Erbil. Ahmed Arif’in oğlu ‘Bir selam çakıp babama bu dünyadan öyle gitmiştir Leyla teyze’ der.  

 Ankara’da üniversiteye geri dönmez şair. Gazetelere iş başvurusunda bulunur sayfa sekreterliği için. Asla yazı yazmaz hiçbir gazetede. Ve hayatında ikinci kez âşık olur oğlunun annesine, eşine. Kısa sürede evlenirler. Bundan sonra evi, eşi, yaşadığı sokaktır ona nefes aldıran. Oğlu Filinta’nın da dünyaya gelmesiyle içi yaşama sevinci ile dolar. Bir sürü acı, işkence, yoksulluk ve sürgün dolu  hayatın üstüne evlat sevgisi onun için her şey olur. 

Ahmed Arif’in tek kitabı o yıllarda basılır. Ahmet Kaya’nın da seslendirdiği ‘ Oy sevmişem ben seni’ gibi şiirleri çok tutulur ve ‘Anadolu Ozanı’ unvanını alır. Hayatı şiir, şiir hayatı olmuştur Ahmed Arif’in. Kendi dönemindeki ekollerin dışında bir şiir anlayışı, ifade tarzı vardır. İnsanın beynine kazınan sert ifadeler, bağımsız bir şiir tarzının ürünüdür. Pranga gibi,  kör pencere gibi kazınır okuyanın zihnine o an. ‘Karanfil kokulu cigaram’ derken, parmaklıklar ardında olunca nasıl da karanfil kokusu olur cigara dumanı değil mi, der bizlere aslında. İşte bu yüzden güçlüdür Ahmed Arif şiirleri. 

Yeni kitap için büyük bir baskı vardır. ’Kâğıda yazamam, hepsi zihnimde! Adı bile belli. Çok romantik bir isim verdim. Kadınlar çok sevecek’  diyordu Cemal Süreyya’ya. Ve sadece o bilecekti ikinci kitabın adını. Eşinin ve oğlunun ısrarlarına dayanamayıp İstanbul’da bir yayıneviyle anlaşır. Bir hafta sonra gidip okuyacaktı şiirlerini. Onlar da kitaba çevireceklerdi. Ama yorgun kalbi dayanamadı çileli hayatının yüküne. İstanbul’a gidemeden bu dünyadan göçüp gitti Ahmed Arif. Aklında kağıda dökmediği, dökemediği bir çok eseriyle. Yirmi sekiz yaşına kadar şiir yazmıştı, altmış sekiz yaşında vefat etti. Kırk yıl boyunca usta şaire, şiir yazdırmamıştı kör pencere. Yazıya dökülmüş yirmi yedi şiir ve bunların toplandığı tek bir şiir kitabı var büyük ustanın. Türkiye en özgün şairini yitirirken geriye aşka, hasrete, memleket sevdasına yazılmış dizeler kaldı. 

‘Terk etmedi sevdan beni. 

Aç kaldım, 

Susuz kaldım, 

Hayın karanlıktı gece.,  

Can garip, can suskun 

Can paramparça… 

Ve ellerim, kelepçede, 

Tütünsüz kaldım,  

Uykusuz kaldım, 

Terk etmedi sevdan beni…’ 

More from Esra Öztürk İşler

Her Neyse

Okunma sayısı: 120 DİYEK Türkiye’de İstanbul ne ise, Gecede yürümek ne ise,...
Görüntüle

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir