SİCİM

    Ayağına dolanan sicimden ne kadar uğraşsa da kurtulamıyordu. Sağa sola silkeledi, billah olmuyordu. Akşamdan beri yağan  yağmurdan sırılsıklam olmuş köpeğin gözleri de aynı şeyleri söylüyordu. Kaçtır böyle dolandığını düşündü; dün gece barakaya giderken yoktu. Kendi hafızası yanıltsa bile neredeyse karşılaştıkları günden beri peşini hiç bırakmayan bu küllü koca cüsseli yaratığın bakışlarıyla onaylanmazdı. Şöyle bir ceplerini yokladı. Dedesinden yadigar çakı olmalıydı bir yerde. Kör bir çakıydı ama iş görürdü. Çürümüş sebze, meyve kokan eski ceketin sağ cebini iyice karıştırdı, yok. İç ve dış ceplerinden çakıya benzemeyen, birçok ıvır zıvır çıkardı. Solda tek büyük cep vardı, oradan da daha çok ıvır zıvır çıkmasına rağmen kör çakı yoktu. Pantolon cepleri delikti ya; ne olur ne olmaz diye yine bir karıştırdı. Yok yok yok. ‘La havle’ çekti, üç kere aynılarını tekrarladı. Köpeğe baktı, köpek yanına kıvrılmıştı. Ayağıyla şöyle bir dürtecek oldu, vazgeçti. Bir cigara yakmalı, diye düşünüp yine cepleri karıştırmaya koyuldu. Aniden bastıran yağmurla ıslanan ceketin cebinde nemlenmiş tütünüyle yarısı içilmiş sigarayı buldu.

       Islak tütün kokusu yaşlı kadını hatırlattı. Kurban bayramlarının ilk günü kurban eti götürürdü annesinin zoruyla. Her defasında ocakta için için yanan meşenin ısıtmaya çalıştığı alacakaranlık odada usul usul tüttürürdü cigarasını. Odun ateşinin ışığı bile aydınlatamazdı derin kırışıklarla bezenmiş yüzünü. Bu tuhaf yaşlı kadından oldum olası korkardı. Annesini vazgeçirmek için bir sürü soru sıralardı. Kimi kimsesi yok muydu, hiç çocuğu olmamış mıydı, neden kimseyle konuşmazdı, yaramazlık yapan çocukların etini kopardığı doğru muydu, eskiden çok mu günah işlemişti… Her bir sorusuna usanmadan cevap verirdi annesi. Kimi kimsesi mahalleliydi, bizlerdik. Bir kızı var denirdi, kimilerine göre uzakta kimilerine göre bahçedeki küçük mezardaydı. -hani şu hep merak edip korkudan bakmaya bir türlü cesaret edemedikleri küçük tümsek- Yaramaz çocuklara gelince; evini taşlayan, yumurtalarını çalan çocuklara takma dişlerini gösterirdi ya yine de belli olmazdı, çok yaramazlık yapan çocukları (özellikle annelerinin sözünü dinlemeyenleri) ısırabilirdi. Günahlara gelince, onu bir kendi bir de Allah bilirdi. Her sene aynı soru ve cevaplarla yollanırdı etler. Babasına kalırsa kimileri günahını bu dünyada çekerdi, öbür dünyaya komazdı Allah. Meczupluk da bunlardan biriydi. Çok büyük günahı olanlar o koca yükün altından kalkamayıp akıllarını yitirebilirlerdi. Mahallelinin de adını bilmediği yaşlı kadına hemen hemen herkes “sicimli nene” derdi. Sicimli nene aşağı, sicimli nene yukarı. Bahçesine kaçan topu sağ salim geri getiren çocukların  kahramanı olurdu. Sünnetçi Ali’nin kör bıçağından kaçanı yakaladığı, kökünden kesip azman kedisine yedirdiği söylenirdi. Sicimlere gelince; yaşlı kadın sol ayak bileğiyle sağ koluna bir sürü kırmızı sicimler bağlardı. İlçenin önde gelenlerinden -Muhtar Ekrem ‘in karısı Süheyla, Eski Belediye Başkanı’nın karısı Şüheda ile diğer hanımlar- alınan rivayete göre üç harflilerin alametiydi bu sicimler. Dedesi ise kızardı bu laflara “Ne isterler kendi halindeki şu kadıncağızdan, kendi ayıplarına bakmadan sakız eder dururlar. Dinleme oğlum bunları. Her insan kendi derdini çekmekle mükelleftir. Yeri gelir bir sicimden güç alır,” derdi.

     Dedesinin yine bir gün mahallelinin günlük dedikodusuna konu olan kadıncağızla ilgili şu sözleri aklına geldi: “Kaçarak evlendiği kocası askerdeyken doğan bebesi bir gün sabaha yakın sağ omzunda kaskatı kesilmiş. Uzun uzun ağıt yakarmış biçare. Gel zaman git zaman dönmüş kocası askerden. Dönmüş dönmesine de bu sefer de çalışmaya diye gitmiş yabana. Üç beş zaman geçmiş ne bir ses ne bir haber. Kalmış yalnız başına biçare derken; soğuk bir gün dışarıdan bir ağlama sesi… Gaipten duyduğunu sanmış önce sonra da dayanamayıp çıkmış dışarı. Bir de ne görsün? Avluda sol ayağının dibinde kundağa sarılmış soğuktan morarmaya yüz tutmuş  bir bebek. Almış bebeği sarıp sarmalamış, bakmış büyütmüş analık etmiş derken on beşine basan akça kız kaçmış bir oğlana terk etmiş anacağını. O günden sonra kara bahtını bir sağ koluna bir de sol ayağına kırmızı bir sicimle bağlamış. Bu kendini bilmezler de yok inmiş yok cinmiş uydurur dururlar.”

    Neden sonra çıtırtılar duymaya başladı. Hayal meyal görüntüler… Dumandan göz gözü görmüyordu. Annesi, babası, yaşlı dedesi neredeydiler? En son akşam babasının annesine “Saliha iyice unutkanlaştın, yine yemeğin altının kapamamışsın.” dediğini anımsadı. Gayriihtiyari elini üstüne sildi. Eline bulaşan salya onu geçmişten uyandırmıştı. Küllü cüsse koca burnuyla sokağın köşesindeki çıtırtıyla yükselen ateşi işaret ediyordu. Hava akşama doğru iyice soğumuştu. Bu soğuk havalar küllü tüylü bir cüsseyi bile üşütürdü de bir evin yanmasına mani olamazdı. Şimdi o evden kalan kör bir çakı… Bugün bir de sicim dolanmıştı ayağına.

More from Aynımah Bilgin

Muharrem Bey’in Kravatı

Okunma sayısı: 173 Belediye anonsundan gelen sesle irkilmişti Muharrem Bey. Anonsta bugün...
Görüntüle

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir