KARA KEDİ

Hişt hişt sana diyorum! Bakma, bakma demedim mi sana! Bak hala dikmiş gözlerini bakıyor köpoğlu. Nasıl da çirkinsin.  Kara desem kara değil; kirli bir şey. Oldum olası sevmem kedileri hele ki sırnaşıp kafalarını okşatmayı marifet sananları. Hep o sıska kızın işin bu. O alıştırdı çirkin kediyi bu sokağa. Çırpı bacaklı, sıska, geçik benizli kız. Kendilerinin açlıktan nefesi kokmuyormuşçasına bir de şu sokak meczuplarına bakmıyorlar mı?

Sevmem kedileri ben. Hep çocukluğumu hatırlatır bu sokak süprüntüleri. Çocukluğumdaki o karanlık yer… Hacı Hanımın karanlık, soğuk, izbe kileri. O kilerin kapısında bekleyen cehennem zebanisi kılıklı şişman kediyi. Hacı Hanımın kedisi.

Hacı Hanım babamın analığıdır. Aslında teyzesidir. Bizim de hacıhanımannemizdir. Kendisine “Hacı Hanım” dedirtmeyi sever. Her zaman ciddidir. Gülmeyi, güleni de hiç sevmez. Güldüğünü gören yoktur zannımca. Gülmeyi sevmediği gibi pek az şeyi sever Hacı Hanım: Para, antikaları, şişman kedisi ve eli, ayağı her bir şeyi tek gözü kör bir yarım akıllı olmasına rağmen uyanık geçinmeye pek hevesli; ayakçısı Rüstem Efendi. Arada  “Rüstem oğlum” diye seslenirdi ona Hacı Hanım. Bir bacağı da hafif aksardı Rüstem Efendi’nin. O da pek bağlıydı hanımına. Bir dediğini iki etmezdi, hanımının gözü kulağıydı. Bu kadarla da sınırlı değildi Rüstem’in bu konaktaki görevi. Ara sıra olsa da hanımının “erkeğiydi”. Bazı geceler el ayak çekildiğinde Rüstem gizlice salınırdı hanımının odasına. Ancak Hacı Hanım pek mutaassıp bir kadındı. Her daim hizmetini gören kadınlara günah ve sevapları telkin ederdi kandillerde, bayramlar da mübarek günlerde; öğüt verirdi. Özellikle de benden üç yaş kadar büyük olan Hülya’ya. Yabancı bir bey konağa geldiğinde gözünü yerden kaldırmamasını tembihlerdi. O dürüde bir kumaştı. Leke götürmezdi. Bana gelince belli bir yaşa gelinceye dek erkeklerle münasebetim olmamalıydı. Özellikle de ayak takımı, bıçkın, kanı deli akan genç adamalarla aynı yerde bulunmamalıydım.

Hacı Hanım kocasını kaybedeli yıllar yıllar olmuştu. Babamı evlat edindikten iki üç sene sonra kocasını toprağa vermiş. Kocası öldükten sonra hatırı sayılır bir servetin sahibi ve kayınbabasının mübadele döneminde Rum bir tüccardan ucuza getirdiği yıllanmış taş konağın da tek sahibiydi. Kocasından çocuğu olmayınca yoksulluk günlerinde fazla bile yaşamış olan veremli kardeşinin sümüklü oğlunu; babamı, evlat edinmek pek münasip gelmiş olacak ki onu bir kış gününde çöpten bir dağın içinden konağa getirmiş. Ona çok kıymet verirmiş. Ta ki istemediği, oturmayı kalkmayı bilmez bir köylü kızını, annemi, kaçırıp önüne getirene dek. Tabii yediği kabı pisleyen bu evlatlık reddedilmiş. Biz de zaten bir Hacıhanımannemiz olduğunu bilmezdik. Babam aile yadigarı hastalığı veremden ölünceye dek. Hacı Hanım bize de sahip çıkmıştı (Kardeşim ve ben). O taşlık köyde büyümemeliymişiz. Anamız da zaten cahilin tekiymiş. Nasılsa bir gün gidermiş kocaya. Biz iki sabi kalırmışız ortada. Ona da acımış olacak ki ortada kalan bu cahil köylüye bulmuştu hayırlı bir kısmet(!) etmişti onu baş göz mahalle sütçüsünün işbilmez oğluyla.” Hayırlı” olan işleri pek severdi. Ben ve (küçüğüm) kız kardeşimi, iyi bir terbiye için almış yanına. Ne terbiye ama!

Sadece yazları, on günlüğüne izin vardı anamızı görmeye. Anamız artık başka bir köydeydi. Hemen hemen her bir yaz bir kardeşimiz daha olduğunu öğreniyorduk. Hacı Hanıma göre layığını bulmuştu bir zamanlar çok sevdiği evlatlığını ondan ayıran köylü kızı. Şimdi ise yarı köylü biz vardık evlatlığından emanet. Onun eğitiminden geçiyor; giyinmeyi, konuşmayı, el işini, oturup kalkmayı, misafir ağırlamayı öğreniyorduk. Sayesinde düzgün, soyu sopu belli adamlarla izdivaç yapacaktık. Bu eğitim meyvesini dört beş sene kadar sonra göstermiş taliplerimiz gelmeye başlamıştı. Artık onun adabını öğrenmiştik Taliplerin biri gelip biri gidiyorken kendisinin oldukça asil biri olduğu kanısına varılan kallavi bir Rum sarrafı Hacı Hanımın gönlünü çalmıştı. Üstelik ailesi de taaa İstanbul’un kuruluşuna dayanıyordu. İstanbul ne zaman kurulmuştur bilmezdi Hacı Hanım ancak yine de çok çok eskiden olsa gerekti. Sarrafın  altınlarının çoğu ya aile yadigarı ya da diğer köklü ailelerden eline geçmişmiş. Boy boy aile fotoğrafları varmış Rum sarrafın evinde. Nasıl da beyefendiymiş o aile büyükleri. Rüstem Efendi görmüş o fotoğrafları, hemen demiş hanımına. Hacı Hanım bu işittikleri karşısında mest oluyordu. Kani gelmişti beni verecekti Rum sarrafa.

Kırklı yaşlarında, gözleri başka bakan, ince kemerli, hafif uzun burnu ile elmacık kemiklerini kaplayan çilleriyle kızıl bir tilkiyi andırıyordu Rum sarraf. Her daim kibardı. Beni her gördüğünde gözleri ışıldardı. Hacı Hanım’a göre dönmeydi. Rumluğu çok eskilerde kalmıştı, o da artık bir Müslümandı. Daha önce bir kere evlenmiş, eski karısını amansız bir hastalığa kaptırmıştı. Hiç çocuğu olmamıştı. Bir keresinde çocuk hasretiyle yanıp tutuştuğunu söylemiş Hacı Hanım’a utana sıkıla söylüyormuş gibi yaparak.

On parmağında on marifet varmış sarrafın. Arsa alıp satma, kiralama işlerinden de anlıyormuş. Eşine dostuna emlakçılık yapıyormuş. Bu izdivaç meselesi vesilesiyle arsaların, dükkanların ve konağın değerini biçmek için tapuları almış Hacı Hanımdan. Hacı Hanımın sevinci görülesiydi düğün arifesi.

Rüstem’in dediğine göre izdivaç akşamı pek huzursuzmuş bizim sarraf. Yıllardır çektiği mide ağrısı azmış o gece. Konakta Hacı Hanım ve Rum sarrafın ortak tanıdıklarından oluşan konuklara verilen düğün yemeğinden sonra konuklardan biri olan Ermeni doktor acil hastaneye yatırılmasını uygun görmüş.

Kollarıma uzun gelen, eski işlemeleri oldukça ağır olan gelinliğin içinde sabaha değin  hizmetçi odasından çevirme gelin odasında beklemiştim. Sabahın ayazına değin yemek salonundan gelen seslere bakılırsa Hacı Hanımın daha büyük bir derdi vardı.

Bir hafta kadar sonra gelen habere göre Hacı Hanımın yıllardır tapularını sandıklarda sakladığı  arsalar, dükkanlar satılmış, üstelik konağa da alıcı gelmişti. Yüreği dayanamadı Hacı Hanım’ın. İndi inme o sabah.

Kim alırdı izdivaç gecesi ortada kalmış, inmeli Hacı Hanımın evlatlık oğlunun kızını. Yine Rüstem Efendi yetişti hanımının imdadına. Rüstem Efendinin abisinin oğlu talipti bana. Yamur yumur bir adamdı ama beni alacaktı. Kasaptı. Yuvarlanır giderdik. Şimdi bu çirkin kedi de  yamur yumur kasabın boşluğundan faydalanmak için sundurmanın önünde yalanıp duruyordu.

Hep o sıska kız yüzünden. O alıştırdı bu mahalleye kirli kediyi.

 

 

17 nisan 2020 tarihinde mahal edebiyat’ ta yayımlanmıştır.

More from Aynımah Bilgin

BİR GECE OTURMASI

Okunma sayısı: 48         “E anlat bakalım Süleeman enişte...
Görüntüle

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir