PORSELEN ÇAY FİNCANI

PORSELEN ÇAY FİNCANI

Ufak bir züccaciyenin en gözde vitrinini süslüyordum. Dükkânın önünden geçen herkes muhakkak beş dakika dikilir izlerdi beni güneşin ısıttığı camın ardından. Bazen eteklerini çekiştiren çocuklarının hırçınlıklarını bile duymazdı kadınlar beni seyrederken. “Anneee ,çişimmm geldi, hadiiii!.. “anonsuyla kendine gelir ,apar topar ayrılırdı bazıları da.

 Her sabah itinayla tozumu alırdı tezgâhtar Ayten elindeki renkli püsküllü fırça ile.. Yaldızlarımı silerdi yumuşak pamuk bir bezle. Kulbumu tutar ,bir sağa bir sola çevirir “Ne şanslı kadın seni alan, kim bilir ne havalar atar seninle çay ikram ederken misafirlerine!” diyerek iç geçirirdi her seferinde.

 Güneş tüm sıcaklığıyla süzülürken vitrin camından içeri, yaldızlarım daha bir ışıldar göz kamaştırırdı. Yine böyle bir sabah gelmişti Fikret Hanım züccaciyeye. Gözlerini sanki bir şey ararmışçasına gezdirmişti dükkânın her bir köşesine. Sonra bana yaklaşmıştı ve tam da aradığını bulmuş bir edayla kavramıştı beni. “İşte buna bayıldım, ne kadar bu Aytenciğimmm?”

 Güzelce sarılıp itinayla paketlendim Ayten tarafından. Ve Fikret Hanım’ın ellerine teslim edildim. Son fincanım da sarılırken beyaz fonlu üzerinde mine çiçekleri olan hediye kâğıdına ,vitrindeki yerimi bir başka Polonya porseleninden yapılmış uçuk mavi çiçek desenli ,kıvrımlı kulbunda yıldız yıldız parlayan yaldızları olan takımının aldığını gördüm. Biraz hüzünlendim tabi ama bir yandan da yeni durağımı merak etmiyor değildim.

 Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuktan sonra paketlerim açılmaya, gün ışığı yaldızlarıma çarpıp ışıldatmaya başlamıştı bile beni. “İşte burası.. Sen buraya çok güzel yakışacaksın!” diyerek Fikret Hanım, salonun en güzel köşesinde duran, kabartmalı el işçiliğine sahip koyu kahverengi meşeden yapılma vitrinin içine yerleştirmiş bile beni. Tabi her bir parçamı pamuklu bir bezle yumuşakça silerek….Üzerinde el oyması kabartma güller bulunan bu vitrinin ilk göze çarpan kısmındayım şimdi..

 Eve gelen misafir kadınlar salona girer girmez vitrine göz gezdirir, Fikret Hanım odaya girmeden kendi aralarında fısıldaşırlardı. Bir keresinde bir tanesinin benim gerçek porselen olup olmadığım ile ilgili yanındakilere bir şeyler söylediğine bile şahit oldum. Neyse ki bu sadece benim şahitliğim değildi. Fikret Hanım da şahit olmuş ve gereken cevabı onlara vermişti.

Yaz geceleri uzun olurdu. Radyoda çalan musiki Fikret Hanım ve eşinin en keyifli saatlerine tanıklık etmemi sağlardı. Yıllarca çocukları olmamıştı. Ama o evde her zaman bir çocuk neşvesi hissedilirdi. Yine böyle bir yaz gecesi müjdeyi verdi Fikret Hanım muhterem eşine. Artık onların evinde de çocuk gülücükleri olacak ve onlar da aile olmanın huzurunu doyasıya yaşayacaklardı.

 Fikret Hanım her gün itinayla tozumu alır hiç aksatmazdı. Ama o gün onu ortalıkta hiç görmemiştim. Bir terslik olmalıydı. Salonun kapısı hiç açılmamış, o tatlı sesiyle mırıldandığı nağmeler yankı uyandırmamıştı duvarlarda. Pencereleri açıp mis gibi hanımeli kokusu da dolmamıştı odaya ve – en sevdiğim an- pamuklu bezle yaldızlarımın tozu alınmamıştı. Saatler geçmek bilmiyordu sanki. Karşı duvarda asılı duran ahşap saatin guguklu kuşu, her akrep ve yelkovan buluştuğunda ötüp dursa da zaman akmıyordu işte bana.

 Ertesi gün olduğunda dış kapının kilidinin açıldığını duydum. Bir bebek ağlaması ve telaşla Fikret Hanım’ın sesi duyuldu. Evet, demek ki evin neşesi gelmişti. ”Mutlu”, adı gibi mutluluk getirmişti bu eve. Her gün Fikret Hanım ve muhterem eşi bebekleriyle ilgileniyorlardı, salona çok nadir giriliyordu. Genellikle yatak odasında bebeğin ihtiyaçlarını gidermek üzere bulunuyorlardı. Aslında kıskanmıyor değildim ama ev sahiplerimin mutlu olması, beni daha da mutlu ediyordu.

 “Bu odaya girilmeyecek, evde top oynanmayacak demedim mi ben sana Mutlu kaç kere?.. Bak ,yaptın yapacağını, ya kırılsaydı hepsi? Ne olacaktı he söyle ne olacaktı?.. Mutlu’nun en çok sevdiği odaydı salon. Ve en sevdiği oyundu top ile oynamak. Kaç kere kırıldı meşe vitrinin alt cam kapakları, sayısını hatırlamıyorum bile. Bir gün sıra bizim kata gelecek diye aklım çıkıyordu. Ama neyse ki henüz o kadar yükseğe fırlatamıyordu topu. Fikret Hanım’ın bağırışları ve Mutlu’nun laf dinlemez hâlleri Muhittin Bey’in eve gelişiyle bir an olsun duraksıyordu. Gerçi Mutlu’nun top oynamasından ziyade eve gelen misafirlerin sayısı biraz fazla olsun, zeminin hareket etmesi beni ve tüm vitrindeki cam eşyaların zangır zangır titremesine neden oluyordu zaten. Ama yine de Fikret Hanım temkinliydi ve hepimize gözü gibi bakıyordu. İtinayla tozumuz alınıyor, hiçbir misafire ikramlıklarla sunulmuyorduk, sadece onlara seyr hâli sunuyorduk.

 Acı tatlı bir çok ana şahitlik ettim o evde. Mutlu’nun polis okuluna kabul edilmesi o tatlı zaman dilimlerinden biriydi. Ama ardından gelen Muhittin Bey’in ağır hastalığı ve o acı gün. Tamda Mutlu’nun yemin töreni için yola çıkılacaktı ki Muhittin Bey ağırlaştı ve fani dünyaya veda etti. Yıllarca aynı yastığa baş koyduğu efendisini, kocasını sonsuzluğa uğurlamanın derin üzüntüsünü yaşıyordu Fikret hanım , yanı başında gencecik oğlu ile. O gün hasret ve özlemin ne demek olduğunu bir kez daha öğrenmiş, koca çınarın gölgesinin artık olmayışı kolunu kanadını kırmıştı. Her ikisi de Muhittin Bey’in ardından hayata devam etmek zorundaydı. Mutlu’nun polis okuluna başka bir ilde devam edecek olması ,onları bu evden taşınmaya mecbur bırakmıştı. Ve tabi ki eşyalar toparlanmış fazla olanlar, götürülemeyecek olanlar ayrı kutulara konulmuştu. Gazete kağıdına itinayla sarıldık bizde. Vitrin eşyaları olarak ayrı bir kutuya ve sonrasında ayrı bir arabaya yerleştirildik. Fikret Hanım’ın kız kardeşinin evinin bahçesindeki ardiyeye konulmak üzere yola çıktık. Bunca zaman bulunduğumuz o ev, Fikret hanım, Mutlu ve rahmetli Muhittin Bey’in anılarını da beraberimizde getirerek.

Çok uzun yıllar hiç açılmadan bekledik o kutuda. Ta ki aramızda bulunan minik alüminyum, uzun saplı kahve cezvesi merak edilene kadar… Aradan geçen onca yıl sonra artık Mutlu emeklilik yaşı gelmiş bir polis ve iki çocuk babası olarak açtı o gün kutuyu. Gazete kâğıtlarını sıyırdı etrafımızdan. Çevresindekilerin hayranlıkla baktığı yaldızlarım güneş ışıklarıyla buluşup ışıldamıştı yine. İki kişi başımızda söylenip duruyordu: “Mutlu abi, çok güzel bunlar, ne olur bana ver!”

“Yaa hayır, abi bana ver!” diye paylaşamaz olmuşlardı beni… Mutlu iki adetimi birine, iki adetimi de diğerine vermişti. Hayranlıkla ellerine alıp üzerimdeki pembe çiçeklere, kenarlarımdaki yaldızlara bakıp “Bunlar çok değerli, çok özel parçalar!” diyerek sahiplendiler beni. Elli yıllık yolculuğumda belli ki şimdiki durağım onların evleri. Bakalım ne anılara , ne hayallere şahitlik etmeye devam edeceğim!.. Yılların eskitemediği çok özel günler, insanlar ve unutulmaz hayatlar taşımak üzere…

More from Esra Öztürk İşler

Gurbet

Okunma sayısı: 151 Son bir kez daha baktı Veysel doğup büyüdüğü köye...
Görüntüle

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir