Şiirden Kadınlar

Müge her zamanki saatinde yatağından kalktı. İlk olarak banyoya doğru yöneldi. Yüzünü
yıkadı, dil fırçası ile dilinin yüzeyindeki bakterileri, lavabodan sonsuzluğa yolculadı.
Ardından mutfağa geçti. Masanın üzerinde duran cam sürahiyi eline aldı ve mutfak rafında
bulunan büyük bardaklarından birine su doldurdu. Buzdolabı gözünden aldığı yarım limonu
suyunun içine sıkarak güne başladı.
Müge’nin yaşadığı mahalle aynı zaman da çocukluğunun geçtiği yerdi. Oktay, aile dostlarının
oğluydu ve evlendikten sonra aynı sokakta yaşamaya devam etmişlerdi. Gürpınar sahiline iki
kilometre olan deniz manzaralı villalarında, her pazar aile bireyleri ile barbekü partileri verir,
-Müge bu durumdan çok hoşnut olmasa da- Oktay’a duyduğu saygıdan dolayı sesini
çıkarmazdı.
“En azından boş beleş arkadaşlarını eve getirmiyor. Hele bir tanesi var, tam bir godoş.
Karısının yanında konuşmalarını duysan Selin, aklın uçar.”
Selin, Müge’nin mahalleden çocukluk arkadaşıydı. Karakterleri fazlasıyla zıt olsa da, bu iki
kadında birbirini çeken bir durum söz konusuydu. Belki de tamamen Müge’nin alışkanlıklara
olan bağlılığındandı.
Evlendikten sonra, iç mimar olan Selin ile birlikte evin her köşesini birlikte dizayn etmişler,
en ince detayları bile düşünmüşlerdi. Beyazın mekânda yarattığı ferahlık ve aydınlık.

görünümü seven Müge, salonunda İskandinav tarzı tercih etmiş, şık lambader ve sehpalarla
odayı tamamlamıştı. Ancak en çok balkon için uğraşmışlar, kış köşesini de ihmal
etmemişlerdi.
Oktay, zeki bir adamdı ve her kadının zaafları olduğunu çok iyi bilirdi. Kiminin pahalı
çantalar, ayakkabılar, pırlantalar olan kadınca zaafları, Müge için şiirlerdi. Oktay, her
mevzuda parasını konuştururken, bu mevzuda çakılı kalmıştı. Mecburen Müge’nin gözüne
girmek için birkaç şiir ezberlemiş, gözlerine bakarak yalandan da olsa şiirleri okuyuvermişti.
Müge zaaflarına yenilen her kadın gibi kabuklarını kırmış; kalbi Oktay’a teslim olmuştu.
Ancak bu durum evlendikten sonra son bulmuş, Müge’nin Oktay’a olan aşkı susuz kalan
çiçekler gibi solup gitmişti.
“Hayatta her şey bakım istiyor Selin. Ne bekliyor, anlamıyorum. Klimanın bile bakımı
yapılmayınca su akıtmaya başlıyor. Yok efendim neymiş cinsel hayatımız çok renksizmiş,
aramızda tutku yokmuş. Ayyy çok üzüldüm bak. Ben de biliyorum bunları herhâlde.”
Selin, her sabah olduğu gibi kahvaltıdan sonraki kahve faslına, Müge’ye gelmişti. Aylardan
şubat olduğu için kış bahçesine geçmişler, karşılıklı berjerlere oturmuşlardı. Müge bu sabah
normal halinden daha gergin ve bakımsızdı. Üzerinde ince uzun bir triko, ayağında yazdan
kalma parmak arası terlikler vardı. Bulunduğu ortamdan sıkılmış insanlar gibi, bacaklarını
sallayıp duruyordu. Denize girmekten yıpranmış saçlarını topuz yapmış, kâkülleri gözünün
önüne gelmesin diye taç takmıştı.
“PMS dönemin de falan mısın Müge? Bu ne gerginlik böyle. Bi’ kendine gel.”
“Ona ’Leyla’nın Bir Işığa Dönüşmesi’ dedim, bön bön yüzüme baktı.”
“Leyla kim kız? Yoksa başka birisi mi var?”
“İlahi Selin ya! Sezai Karakoç şiiri. Oktay’ın bilmemesine imkân yok. Çünkü ilk
tanışmamızda bana bu şiiri okumuştu. Ezberine ve zekâsına hayran kalmıştım doğrusu!”
Selin, yaslandığı berjerden öne doğruldu. Söylemenin vakti geldiğini birkaç aydır düşünüyor,
bir türlü konuyu açacak fırsat bulamıyordu. Konu hazır şiirlerken tam zamanı diye düşünerek,
kahvesini cam sehpaya hafifçe bıraktı.
“Müge, benim sana anlatmak istediğim bir şey var.”
“Allah aşkına Selin şimdi sırası mı? Zaten canım burnumda.”
Bakışları ile kısacası sus diyen Müge’yi, Selin ısrarla dinlemiyor, konuşmaya devam
ediyordu.
“Asıl şimdi tam sırası. Lütfen sözümü bitirene kadar konuşma.”
“Tamam söyle hadi, atomu nasıl parçalamıştın?”
Selin, Müge’ye hafifçe gülümsedi. Oturduğu yerden gerildiği hissedilir bir tavırla söze
başladı.

“Hatırlıyor musun? Lisedeyken senin bir şiir defterin vardı. Hani kırmızı kaplı olan. Hatta
içlerinden bir tanesini edebiyat öğretmenimiz çok beğenmişti. Türkiye çapında düzenlenecek
olan şiir yarışmasına gönderecektiniz.”
Müge’nin can sıkıntına bir de hüzün eklenmiş, sesi çatallaşmıştı.
“Hatırlamaz mıyım? Yarışmaya birkaç ay kala defterim kayboldu. Aylarca aradım.
Üzüntüden günlerce okula gitmedim. Öyle ki; kütüphanemdeki tüm şiir kitaplarını o sene
şöminede yaktım. Kendimi asla affetmiyorum Selin. Nasıl bir yedeğini almam. Onlar çok
değerli ve gerçekten güzel şiirlerdi.”
Selin, Müge’nin anlattıklarından sonra keyiflenmiş gibiydi.
“Mügeciğim, şimdi beni iyi dinle. Biz lisedeyken bir cumartesi günü, sen Neslihan Hanım ile
yüzme dersine gitmiştin. Ben de annemle evdesindir diye düşünerek, size gelmiştim. Annem
temizliğe salondan başlamıştı. Sonra ben, kütüphanenden bir roman seçmek için odana
girdim. Kırmızı kaplı şiir defterin o zaman dikkatimi çekti. Masanın üzerindeydi. Elime
aldım. Evirdim, çevirdim, birkaç şiirine göz attım. Doğrusu çok anlamlı ve hisli şiirlerdi.
İçimdeki küçük şeytan o sırada kulağıma fısıldadı. Neden sen değil de, hep o? “
“Bana defterimi yok edenin sen olduğunu söyleme sakın!”
“Evet, bizzat benim. Şartlar, davranışları etkiler Müge. Sen her zaman okulun gözdesi,
mahallenin prensesi, evinin baş tacı oldun. Başarın, başarını getirdi. Ben neydim peki?
Babanın verdiği burslarla okulu bitirdim. Annemin temizlikten kazandıkları ile karnım doydu.
Senin eskilerini yıllarca ben giydim. Bir de şiir yarışmasında Türkiye birincisi olmana
katlanamazdım! Hayat bana adaleti fısıldadı, ben de uyguladım.”
Müge şaşkınlığını gizleyemedi. Gözlerinden ateş çıkıyor, Selin’i boğmamak için kendisini zor
tutuyordu.
“Sen ne çeşit bir şeytansın Selin? Yıllarca seni nasıl tanıyamamışım? Defter kaybolduktan
sonra herkesten şüphe ettim, ama senden asla. Düşmanımı daima uzakta ararken meğer tam
yanı başımdaymış. Bunu nasıl göremedim!”
“Ben mi şeytanım?! Şeytan olsam kurtlu kocanı elinden alırdım. Az köpek olmadı peşimde.
Ama kusura bakma, senin artıklarınla yetinmeyi bırakalı çok oldu.”
“Defol Selin! Elimden bir kaza çıkmadan, defol evimden. Bir daha da karşıma çıkma. Seni bu
mahallede barındırırsam, ben de Müge Kudret değilim!”
“Yıllarca, dünyanın senin etrafında dönmediğini gör diye bekledim. Ancak sen görmedin. O
yüzden konuşma vaktim gelmişti. Senin büyümen için, ben kötü oldum. Şimdi gidiyorum
ancak daha yeni başlıyoruz. Unutma, her zaman iyiler kazanmaz. Bazen de adaleti kötüler
sağlamalı. Hoşça kal Müge!”

Selin, Müge’nin koluna hafifçe dokundu. Müge’nin elleri bir pençe gibi hızlı ve sertçe Selin’i
itti. Selin kapıya doğru yöneldi, sinsi bir gülümseme ile yılların intikamı almış olarak kapıdan
çıkıp gitti.
Müge yıllar önce yaptığı gibi kütüphanesine yöneldi, eline ne geçerse odanın bir köşesine
savurdu; attı, yaktı, yıktı. En çok güvendiği kitaplarına, en büyük acımasızlığı kendisi
yapıyordu. Hayatın ona yapmış olduğu gibi.


HİLAL YALIN BULUT

More from Hilal Yalın Bulut

YOL AYRIMLARI VE BİTMİŞ İLİŞKİLER MÜZESİ

Okunma sayısı: 50   Her aşkın sonunda yol ayrımı var mıdır? Yoksa...
Görüntüle

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir