GÜLFİLİZ

1
1

GÜLFİLİZ

Sıcak, havayı öyle bir titretiyordu ki; Feshane Caddesi’ndeki taşlar, sarı bir denizde yüzen küçük sallara benziyordu. Eyüp Mezarlığı’ndaki Pierre Loti’ye çıkan kestirme yokuşa kadar durmamışlardı hiç. Dönüşleri güneşin en azgın saatine kalmıştı.

Gülfiliz’in elleri sırılsıklamdı. Küçük bir yel aradı, bulamadı. Sıkılgan bir damlanın boynundan göğsüne süzüldüğünü hissetti. Bıraktı kardeşinin elini. Torbayı da sağ ayağının ucuna. Kardeşi, elinin serbest bırakıldığı o an, zembereğinden fırlayan yay gibi mezarlığın içine daldı. Bir sakız ağacının altında huzurla yatan, mezarlığın diğer sakinleri kadar muhterem bir zatın mezarını buldu. Mezarın mermer kenarlığının üzerine çıktı. Tünemiş gibi çömeldi.  Ellerini genişçe açıp burnuna dayayıp, sallanmaya başladı.

‘Üüürüüüüüürüüüürüürürü’

‘Ses edip çağırsam mı?’ diye düşündü, vazgeçti. Kıpırdamasalar da yapraklarından serinlik akan çınarlara, sakız ağaçlarına ve servilere baktı. Haliç, bu yeşil denizin ardındaydı artık. Yer yer, çapkın çapkın, mavi mavi göz kırpıyordu. Beyaz duvağı uçuşan mavi gözlü bir geline benzetmişti kavuran güneş, onu. Sonra evlenmeden ölen kızların tabutlarındaki, yeşil bürgünün üstüne serilen duvaklar da geldi aklına. ‘Ölseydim benim de ak duvağım olacaktı.’ dedi kendi kendine. Anası arkalarında kalmıştı.

Hiç olmazsa serinlerdi ama yeltenmedi yeldirmesini çıkarmaya. Göğsünü havalandırmak istercesine silkeledi kumaşı, çıkarırsa anası çok kızardı. Sakat diziyle koşar, belki saçına bile yapışırdı.

Kadın, zorlukla nefes aldığı halinden belli homurdanarak yetişti. Bir an durup ak tülbendinin ucuyla alnındaki teri sildi. Yarı eğilmiş gövdesiyle, bir dizini tutarak mezarlıkla yokuşu ayıran taşlara kadar yürüdü. Uzun bir solukla oturdu. Hoca kadın, Hubbi Hatun türbesine yakın oturuyordu. Düz yolda yürümesi kolaydı da, cadde boyunca durmadan, bir ağacın gölgesine sığınmadan, yavaş yürüyen anasının ve kardeşinin adımlarına ayak uydurarak yürümek Gülfiliz’i de yormuştu. Yol boyunca sessizce ağlamıştı sinirinden. Saklamaya çalışsa da anasının oflaya poflaya la havle çekmesinden bildi saklayamadığını. Gözünden akanla, alnından kopan terler karışmıştı. ‘Biraz hüzün biraz sıcak. Şikâyetini sözleriyle yapamayan bedenlerin sesleri.’

‘Ah Hüsniye alacağın olsun senin. Başka bir hoca kadın bulamaz mıydık sanki illa Arap dedin içime düşürdün? Gel buraya kör olmayasıca, gel de dinlen.’ dedi anası. Yüzünde yol yol akan gözyaşı ve ter; kurumuş, kabuk tutmayan yaralar gibi hızlıca çekip gitmişti. Çekinerek anasının yanına gitti Gülfiliz. Torbasından bir şişe su çıkarıp, eline biraz su aldı, yüzüne çaldı. Etrafta kimsecikler yoktu. Pierre Loti’ye kadar uzanan yokuşa, devamı olmayan merdivenlere baktı tekrar. Dua okuyanlar, fal için müşteri bekleyen arsız çingeneler, ayrık otları otlardan daha dikenli elleriyle yolan amcalar… Anası gibi dizinde dermanı kalmamış evine giden yoksul kadınlar, örtülerini sallayarak Kur’an’dan dönen küçük kızlar… Kuş yalaklarında ıslattıkları gömleklerini, kırbaç gibi sırtlarına vurarak kurutan oğlanlar… Macuncular, helvacılar… Tespih satanlar, kuran satanlar, papatyalardan lavantadan taç örüp satanlar… Bu saatte hiç biri yoktu. Bu kavruk delişmen sıcağa dayanacak tek bir mümin yoktu etrafta. Ramazan ayı, temmuz ortasına denk gelmişti o yıl. Gönüllü susuzluğa dayanan insanlar, nisan ayından beri damla düşürmeyen mübareğin zoraki susuzluğuyla baş edemezdi. Otlar, yapraklar bile acı acı, yanık yanık kokuyordu. ‘Evliyaların, hanımların, şairlerin tepesinde çınarlar, altlarında serin mi serin toprak var; bizden daha şanslılar.’ diye düşündü Gülfiliz. Kardeşi hala mezarın tepesinde oyun oynuyordu. ‘Yanına gitsem, mezarın birine boylu boyunca uzansam; kalkmasam, dünya yok olana kadar kalsam, toprak olsam; tepemdeki çınarların, servilerin gölgesi örtse beni.’ Yeldirmesinin zamanla çürüyüşünü izledi zihninde. Yavaş yavaş bedeninden yeldirmesi soyuluyordu, toz toz, zerre zerre dağıldı. Etleri çürüdü, en sonunda toprakta kalacak kemiklerini hayal etmeye çalıştı. Babası varken okula gidiyordu.

‘’Ana kimse yok etrafta.’ dedi. Şalvarını dizine kadar çekmiş, tülbendini omzuna atmış anası, oralı olmadı. Toprağın serinliğine varamayan Gülfiliz, anasının ağarmış saçlarına özendi bu kez de. Yel esse beyaz bir duvak gibi uçuşacak ağarmış saçlarına baktı anasının, sicim gibi sapasağlam kalmış ama ağarmış saçlarına. Gençti anası oysa daha, dul kalışından sonra gün gün, tasalandıkça; üşüşünce dertler, ova ova ağartmıştı kafasını. Anası kafasını ovdukça bir cin çıksa da yoksulluğumuza, garipliğimize bir çare dilesek diye düşünmüştü daha birkaç sene önce. Bir köşede unutulan lambanın cini gibi kalabilirdi artık anası, gelinlik çağda kızı olan, saçları ağarmış bir duldu artık. Taziyelerden ve mevlitten sonra sıkı sıkı kapanan pencereler, perdeler yavaş yavaş aralandı. Bir zaman yok olan komşu adamlar tekrar bir ihtiyacın var mı bacım diye sorar, pazardan sonra direk evine giden komşu kadınlar tekrar avlularında dinlenir oldu. Anasının kovalarca su dökerek yıkadığı taş avludan yükselen buğuyla serinlediler. ‘Maşallah büyüdü Gülfiliz, gelinlik kız oldu bir acı kahvesini içelim.’ dediler. Avluya gölgelik eden asma yapraklarına zıplarken işitti bu sözleri, zıplaması derhal o gün yasaklandı. Avludaki divana gövdelerini yayarak dizildi o kadınlar. Peçelerinin çerçevelediği gözleri, perdeler ardındaki kaçak gözetlemelerden kurtulmuş; duvarları sarmaşık şatoların kulelerinde beliren nöbetçilerin yaktıkları meşaleler gibi parlıyordu. Özgürlüğüne kavuşan bu gözler; avlunun artık hep yakınında, asma yapraklarının altında, akşamları tüm mahalle, komşuları muhteremlerden öğrendikleri ölüm sessizliğine gömülmüşken bile evlerinin içindeydiler. Yatmadan önce anasının dudaklarında, tekrar ettirerek söylettirdiği duanın tonunda, annesinin bile ona başka bakan gözlerinde ve hatta sabahları öten horozun gırtlağındaydı artık. Patlıcanlar, biberler ve salça kuruttukları; kazanlarda süt kaynatıp peynir yaptıkları, sini sini ekmek açtıkları avlularında kadınların kısa ziyaretleri, artan sayılarıyla beraber uzamıştı. Gülfiliz ve Serap anlamasa da alıştılar bu toplantılara. İlk zamanlar avluya açılan kapının eşiğine oturup saklı bakışlarla izleyen kızlar, hayatlarının sıradan bir parçası olduğuna kanaat getirdiklerinde bu kadınların, varlıklarını yadsımaya başladılar. Bu ortak kullanıma razı oldular ve gizlenmeden; eski hayatlarını kadınların seslerine ve kalabalığına rağmen çocuk oyunlarında aramaya koyuldular. Havaya dağılan duaları sanki kelebekmiş gibi takip edip, yakalamaya çalışan Serap’ı ve gülüşmelerini; duasını bozmadan bakışlarıyla tehdit eden, komşu Hüsniye Kadın’dı. Diğerlerinden hep önce gelen, en son ayrılan Hüsniye. O gün giderken bu kez fısır fısır söyledi gitti. Anası hemen o gün, eskimediği halde sandıklara kaldırdı Gülfiliz’in elbiselerini. Serap onları giyemeyecek kadar cılızdı yaşına göre. Önce uzun etekler, sonra uzun kollu bluzlar dikti Gülfiliz’e. Bir sabah anası talvarın altında nakış işlerken uzunca baktı kızlarına. Serapla evcilik oynuyorlardı. Taş betonlu avlularında yere serilmiş çulun üstünde oturmuşlar, ekmek tahtasına dizdikleri asma yapraklarını oklavayla, güya ekmekmiş gibi açıyorlardı. Gülfiliz anneydi, Serap ona yardım eden küçük kızı. Sonra gözleri Gülfiliz’e daldı. ‘Gel yanıma kuzum.’ dedi. Olduğu yerden kafasını kaldıran Gülfiliz’in gözlerinde anası, bir dev gibi belirdi. ‘Gel bakalım, madem anne oldun sen, şu tülbentle örtelim saçlarını.’ dedi anası tekrar. Anasının en sevdiği mavi boncuklu, nakışlı tülbentti. Önce saçlarını ördü, onları güzelce tepesine tokayla tutturdu. ‘Bak ne güzel oldun kızım gözlerin gibi masmavi, boncuklu. Artık hiç düşürme kafandan mukayyet ol.’ diye tembihledi.

Her biri birbirinden farklı süslenmiş mezar taşlarını seyrederken sıyrıldı anılarından. Başka zamanlardan gelen bu hanımlar, şehzadeler, şairler, müzisyenler en sonunda ortak bir zamanda buluşmuşlardı. Taşların üzerine yazılan yazılar kadar süslemeler de başka zamanlardandı, ölenlerin ruhunu değil süslemeleri yapan ustaların ruhuydu aslında bu mezarlar. Taşların üzerinde yazan yazıları okuyamıyordu Gülfiliz ama nakış gibi işlenmiş o yazılar soğuk gelmiyordu ona. Ölümü değil yaşanmış bir hayatın veda cümlelerindeki hikmeti merak ediyordu. Nakşi tarlasındaki mezar taşları, mezarlığın gülleri kadar güzeldi. Tülbentlere işlenen nakışlar kadar ince ve zarif… Annesi dinlenmiş olacak ki; ‘Serap, çarpılacaksın kör olmayasıca, gel buraya.’ diye seslendi.

Mezarlığı’nın güngörmüş kedileri, etrafında dönmeye başlamışlardı. Ebedi istirahatgâhındaki muhteremlerin, kutsal türbelerin bekçisiyiz der gibi kostak kostak gezinen mezarlık kedileri; turistlerin tostlarından bir lokmacık atılan sucuklara tamah eden Pierre Loti’nin kedilerine benzemezdi. Hoca kadına götürmek için et kesmişti sabah. O kadar da yumuştu ellerini oysa. Babasının gül kokan elleri geldi aklına. Meşhur lokum ustası Saffet Usta, namı diğer Gül Usta.

Anasının şimdi on nefeste bitiremediği yokuşu, keçi gibi inip çıkışlarını hatırladı. Ölmesinden çok önceydi. Yufka ve bamya götürdükleri o gün, babası da hanımımı yormayayım diye yokuşu yarılamışken çıkmıştı karşılarına. ‘Ah Ayşe’m, ah kuzum senin emeklerini nasıl öderim?’ demişti anasının başından kayan tülbendini düzeltip, elindeki sefer tasını almıştı babası. Babasının anasını usul usul sevmesini unutamıyordu. Gül lokumlu, gül kolonyalı, ağzından hiç kötü söz çıkmayan gül ağızlı babasını.

Serap, ağzından salyaları akarak ablasının yanına geldi. ‘Aba fuu fuuu!’ diyerek çekiştirdi Gülfiliz’in çarşafını. Suyu döke saça içti, elinin tersiyle ağzını sildi. Sonra yumuk yumuk ellerini uzatıp ablasına gösterdi.  ‘Kurur birazdan ablacığım.’ dedi Gülfiliz.

Anası iki elini beline dayayıp doğrulunca Gülfiliz de bir eline torbayı aldı. Diğer eliyle de Serap’ın elini tuttu. Dizlerine yüklenip ağır bir yük treni gibi yavaş yavaş yokuşu tırmanmaya başlayan anasının ardında yürümeye koyuldu. Torbada hoca kadının herifine içirirsin diye verdiği otlar vardı, bir de muska.

‘Bana bak Gülfiliz, hoca kadının dediklerini iyice belledin mi? ’ diye sordu anası kızına dönmeden.

‘Belledim dedim ya ana.’

‘Ne diye ağladın o kadar, anlamadım ya neyse, vardır her şeyde bir hayır, korktun desem eşek kadar kadınsın.’

‘Sinirlerim boşandı ana.’

‘Senin de gönlün çeker elbette bir bebe a kızım, yıl oldu hâlâ gebe kalmadın, inşallah hayırlısıysa iyi gelecek hoca kadının öğütleri, duası.’

‘İnşallah ana.’

Evlerine vardıklarında Hüsniye Kadın’ı avludaki divanda oturur buldular. ‘Amma geç döndünüz ahretlik, bir soluklanın da anlatın,’ dedi. Hüsniye’yi görür görmez Serap; ‘Git, git!’ diye bağırmaya başladı. Gülfiliz, Serap’ı ‘Gel ablacığım elini yüzünü yıkayalım.’ diyerek Hüsniye’den uzaklaştırdı. İki kadın her zamanki gibi fısır fısır konuştuktan çok sonra Hüsniye, Gülfiliz’e seslendi. ‘Gel kızım yanıma, konuşalım az.’ dedi.

Gülfiliz, Serap’ı sakinleştirdikten sonra Hüsniye’nin yanına vardı. Hüsniye Kadın sordukça Gülfiliz sustu. Al al olan yüzünü hiç kaldıramadı. Yüksek sesle dile getirilmez ayıp soruların utancından mı, yalan söylediği anlaşılacak korkusundan mı elleri terden sırılsıklam oldu yeniden.

‘O işi gördükten sonra bacakları kaldırıp uzanıyorsun değil mi kızım?’

‘Evet, Hüsniye Abla.’

‘Yıkanmıyorsun ya hemen inşallah?’

‘Yıkanmıyorum, bekliyorum.’

‘Bak doğruyu söyle, yoksa kardeşin gibi…’

‘Hayır, olur mu hiç Hüsniye Abla?’

‘E kızım yıl oldu, sık sık o işi görüyorsunuz değil mi?’

‘Evet.’

‘ Madem öyle gerisi Allah’tan’

‘ürürürüürürürürürürü’

Serap’ın önce sesi sonra kendisi gelince avluya, Gülfiliz sorgudan feragat edildi. Hüsniye’nin elinden bir kez daha kurtuldu.

Kasabın oğlunu da Hüsniye söylemişti anasına. ‘Bir oğlan var, adı Yusuf. Senin kızdan olsa olsa iki yaş büyüktür. Üst sokaktaki kasabın oğlu, görsen bilirsin kız. Yakışıklı. Dini örfü âdeti yerinde. Anası yeni ölmüş, babası oğlum delikanlı, ben bakamam artık ona diyormuş. Evi barkı belli olsun onun mürüvvetini göreyim, dükkânı da ona bırakacağım diyormuş. Hâli vakti yerinde, rahat eder Gülfiliz, hem oğlanla da yaşıt sayılırlar; gönülleri tok, durumunuzu anlattı benim adam, münasip demiş. Serap’ tan da bahsetmiş, ne gelirse Allahtan, ikisi de kızım, anaları da bacım olsun demiş. Çeyiz meyiz de istemeyiz hemen söz keselim demiş. Oğlan güzel, akça pakça, gözü açılmamış, senin kız akıllı çıkarsa gül gibi geçinirler.’

Gülfiliz bir sabah karnında acı ekşi bir sızıyla kalktı yatağından. Horozun buyurgan ötüşüne daha saatler vardı. Tuvalette idrarının kırmızı aktığını görünce ‘Ana!’ diye bir çığlık koparttı. Anası ‘Korkma kızım, bir aya kalmaz kınanı yakarız gayri.’ diyerek sevinçle karşıladı onu. Kızını köpük köpük sıcak sularla yudu, duruladı. Artık çok nadir gördüğü ana şefkati sevindirmedi Gülfiliz’i.  Gözlerinden hâlâ uyku akıyordu. Ömrü boyunca kanayacak olması bir yandan bu iş her şeyi çabuklaştıracaktı. Bir mucize bekliyordu oysa. Horoz sabahı acımasız çığlığıyla haber verdiğinde uykuya yenildi. Rüyasında babasını gördü. Babasının omzuna bir horoz tünemişti. Boynundan kanlar boşalsa da kafası yerinde duruyordu horozun.

Gördüğü ikinci düğün kendi düğünü oldu. Kına yakıldı. Ardından mevlit okundu. Gelinliği ve ak duvağı olmadı. Erkekler kadınlar ayrı ayrı oturuyordu. Onları ayıran siyah perdeye anlam veremedi Gülfiliz. Gözlerini kaldırıp birbirlerine bakmazdılar zaten hiç biri. Her şeyi görür bilirlerdi ama bakmazlardı. Komşuları ölüler kadar ölü gözler, sokağa düğün için serilmiş halıların desenlerinde geziniyordu. Limonatalar ayranlar içildi. Keşkekler yendi. Kuruyemişler dağıtıldı. Çocuklara avuç avuç şekerler ve lokumlu bisküviler dağıtıldı. Yusuf ile Gülfiliz herkesin görebileceği bir noktaya yerleştirilmiş masalarında oturuyorlardı. ‘Kilidi açık kafeslerden kaçamayan tutsaklarız.’ diye geçirdi aklından Gülfiliz. Dönüp dönüp bakamasa da, Yusuf’un donuk yüzüne inat gözlerinde alazlanan ateşin sıcaklığını duyuyordu. Dua sonlarında âmin demek dışında açmadılar ağızlarını.

Gece iki çocuk tüm tantana bittikten sonra bir başlarına kaldılar. Birbirlerine bakmadılar. Yusuf arkasını dönüp soyundu. Pijamalarını giydi. Gülfiliz de ondan cesaretle aynısını yaptı. Yusuf yorganı açtı, içine girip üzerini örttü, yüzünü duvara dönüp yattı. Gülfiliz de aynısını yaptı. Uzun süre ikisi de birbirinin uyumadığını hatta gözleri açık olduğunu bilir vaziyette uzandılar. Gülfiliz gün ağarmadan uyandı. Kimseye görünmeden anasının avlusuna girdi. Serap sanki ablasının kokusunu almış gibi fırladı yatağından, pencereye çıkıp, ‘Aba, aba!’ diye seslendi. Sus işareti yaptı kardeşine Gülfiliz, kilitli kapıyı göstererek. Serap ablasının sözünü dinledi, sustu, bekledi. Kümesten dönen ablasının, kucağında sofra bezine sardığı büyükçe bir şey taşıdığını gördü. Örtünün altında çırpınan şeyi bastıra bastıra yürüyen ablasının uzaklaşışını izledi.

Balkonun çamaşır iplerine kıvançla astı çarşafı Gülfiliz. Bir işin üstesinden gelmenin hatta aldatmanın cazibeli tadını derinden duydu. İlk gece damatla gelin yalnız kalmalı diye akrabalarında yatan kayınpederi birazdan namazdan çıkar evine dönerdi. Alt kattaki odasına girmeden, balkona göz atacaktı muhakkak. Sonra tüm mahalleli uyanacak, perdeler açılacaktı. Dükkânlarının bereketi kaçmasın diye erkenden yola düşen esnaflar görecekti ilkin. Camiye giden çocuklar, işi olmadığı halde mahallenin son gündeminde olan bu heyecanlı olayın takipçisi kadınlar geçecekti sonra evlerinin önünden. En sonunda gururlanarak kızından şüphe etmediğini tüm mahalleliye kanıtlarcasına anası gelecekti ikindi vakti. Gelinin ilk kahvesini içmeye, elini öptürmeye ve illaki havadisi tüm mahalleye aktarmakla görevli Hüsniye ile. Ona tüm bunları anlatmışlardı. Zaten Hüsniye ile anası ona anlatmamış olsa horozun bütün kanını boca ederdi. Ne çok ne az, sergisine hazırlanan ressam edasıyla ve titizliğiyle döktü kanı Gülfiliz çarşafa. Tüm bunları Yusuf’a anlatmadan, sormadan yapıyor olmakla ilgili endişe taşımıyordu. Birbirilerini sessizce anlamışlardı.

Çarşafı yere serdi. Üzerine yatıp bacaklarını araladı. Horozu kestiği leğenden, küçük avucuna aldığı kanı sanki orasından geldiği inandırıcı olsun diye yavaş yavaş akıttı. Kurumadan asmadı. Kalktı, kahvaltı hazırlamaya başladı. Yusuf o sırada uyandı. Çarşafı görmemiş gibi geçti gitti önünden, sofraya oturdu. ‘Eline sağlık.’ dedi kalkarken başı önünde, kapıya çıkıp ayakkabılarını giydi. Tam gidiyordu ki geri döndü.

  • Gülfiliz, diye seslendi. Bir torbaya koy da onu uzak bir yere atıvereyim, kimse anlamasın. Akşama da sebze yemeği yapar mısın? Ben bıktım etten tavuktan.
  • Olur, dedi Gülfiliz, gülümsediğini saklamadan.

Torbayı uzatırken Gülfiliz’in gözleri, yerden ayrılmayan o ateş gözlerle buluşmak için Haliç gibi mavi mavi titredi. Görünmeye gönülsüz bir tebessüm Yusuf’un yüzünde o an parlar parlamaz söndü. Torbayı alan Yusuf başını kaldırmadan ve bir şey söylemeden merdivenlerden koşarak indi. Aralık kalan kapıdan cılız bir yel usul usul merdivenleri tırmandı. Gülfiliz’in alnına süzüldü önce, sonra saçlarını okşadı.

Azize Göktaş Mayıs/2020

Tags from the story
, ,
Written By
More from Azize Göktaş

KARA GÖLGE

Okunma sayısı: 122 KARA GÖLGE Quagmire’dan ayrılan atlı arabanın, çamurlu yollarda bata...
Görüntüle

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir