UYKUSUZLUK VE YILDIZLAR NEREDE?

Aklım düzyazı, kalbim şiir. Pek havalı bir cümle oldu, belki bir yerde okumuşumdur. Hiçbir
fikrim yok. Saat 4.12. Sabah. Köpeklerin uluması odamdalarmış gibi yüksek geliyor. Ezan da
okunmaya başladı. Kafamın sol yanı fena ağrıyor. Saatlerdir, uykum olmasına rağmen
yazmak için ayaktayım. Bugün ne bir şey okudum ne film seyrettim ne de bir dost sohbeti.
Hâlbuki bunlar ve türevleri ulvi görevler. Yapmıyorsam kimim ben, aman kimse duymasın.
Günlük zaman alıcılardan kala kala bana şimdi, bu an kaldı. Yoldaşım dediğim, çok geç
tanıştığım için hayıflandığım yazmak eyleminde, bir nehir gibi akıyorum, kuşların kanadı gibi
hafifim; belki de yokum. Saçmalıyorum, ne güzel saçmalamak, aman kimse duymasın. Mahalle ıssız, şehir büyük, insanların çoğu uykuda. Şehir uyurken köpekleri, rüzgârı, havayı,
suyu kardeşim kadar yakınım hissediyorum. Telefonum çalıyor. Cevaplamasam da, kapımı
açmasam da, dikkatli sür mesajı atacak kadar kıyamadığım arsızın teki, inceliğimi
göremeyecek kadar sıradan birisi aramış, kapıma kadar gelmiş. Dalamadığım uykudan iyice
koparıyor beni düşüncelerim. Verdiğim değer yıprandı, pulları dökülüyor ama yine de içim
cız ediyor. Hüzünle karışık bir gurur. O kadar yıl bana acı çektiren, bini bin para hatalar
ettiren yufka yüreğimi çıkarıp, elime alıp sen nasıl güzel bir şeysin diyesim geliyor. Yaş alan
aklıma ve ‘yaşama’ rağmen, git gide hafifleyen yüreğime yani kendime büyük bir sevgi
besliyorum. Bana bunu geçiren annemle babamı düşünüyorum ve genetik aktarım
konusundaki hurafelere bir kez daha inanıyorum. O iki ihtiyar çocuğun yüreği benimkinden
de hafif. Benim beddualarım oluyor mesela. Bazı insanların acı çekerek öldüğü hayallerim
var. Yaş almayan yüreğim, aklımın değişmemenin iyi olduğunu söyleyenlere, değişmemekle
övünenlere aldığı tavrı benimsemiş. Git gide daha güzelleşiyor. Değişiyor. Aklımın
ulaşamadığı sınırlardaki canlıların da acısını duyuyor artık. Kalıplarını çatlatıyor. Eylemsiz,
sevgisini hor görmeyen, kendine ve tembelliğine merhamet eden bir yürek. Dokunduğu
insanlarla, minicik katkılarıyla bile gururlanan, dünyada iyiliğin hala yaşadığına inan bir
yürek. Başkalarının acısını yaratanlara dahi farklı gözle bakıyor artık, nefreti nerdeyse
duyumsayamıyor. Şehir hala uykuda. Apartmanların hepsi cafcaflı ışıklı, hâlbuki daireler
karanlıkta bu saatte. Sanki tüm dünya yıldızlar görünmesin diye iş birliği yapmışçasına
aydınlık, ışık ışık. Sigara üstüne sigara yakarken, memelerimle beraber sarkıttığım kafam bu
saatte bile serin hava ile karşılaşmıyor. Köpekler susmuyor. Güneş; tüm o yapay ışıklara
teşekkür edip, yıldızları göstermeme görevini devralmaya hazırlanırken; ben, yazacak bir
şeylerim olsun ki parmaklarımla yaptığım bu danstan geri kalmayayım istiyorum.

Beynim, yıldızları seçecek gözlerime komut verse de biz, güneş ve apartmanların ışıkları
kadar becerikli değiliz. Yıldızlar nerde? Orda olduklarını biliyoruz ya, bu da yeter. Dünyadaki
iyilik gibi, umut gibi. Görmesek de gitmesek de bizim. Ama tepemde bir yıldız var, aman
kimse duymasın. Köpekler, biri hariç hepsi susuyor. Her zaman, en sona birisi kalır ve son
sözü susan kalabalığa rağmen haykırarak söyler. Çoktan onay vermiş kalabalık, susmuş
kabullenmiş kalabalık, içindeki kraldan çok kralcılara tut muhaliflerine kadar susmuştur ama
o bağırır. İhtiyarlar, bana bu bağırma işini çok yanlış öğretti. Biz hep birbirimize bağırdık,
unuturuz ne de olsa dedik ama başkası kırılır. El dediğine ayıp olur dedik. O kadar iyi
insanlarız ki yalanlar söylüyoruz. Kimse kırılmasın, üzülmesin. O kadar hüzünlüyüz ki
yalanlar söylüyoruz, düşünmeyelim ama hiç düşünmeyelim. Unuturuz. Ayıbı da tuttum yanlış
anladım. Kapıyı suratına kapattığım insanların bile kazasız belasız evlerine ulaşmasını
dilemeye kadar vardırdım. Televizyonda sıralanmış o adamların, ağzı burnu kırılmış
hallerinden bile utandım. Ayıp oldu sanki dünyaya. Haksızdı o herifler, onları dövenler de bir
o kadar haklı. Gözlerimle gördüm. Türkçe sondan eklemeli bir dildir ve bu ekler kelimelerden
daha alaycıdır. İroni diyeyim de daha havalı olsun. İronisini sevdiğim Türkçemiz.
Söylemekten çekindiklerimizi öyle güzel söylettirir ki, mutlaka vardır bizi anlayan, kuşları
dinleyen. Ama yıldızları göremiyorum. Köpekler, kuşlar uyanınca susuyor. Minik ötüşler, tatlı
cıvıltılar her karanlığın bir sabahı hesabı ama yıldızlar nerede? Uyanan dünya karanlıktayken,
şehir hala ışıl ışıl. Günü nasıl devam ettireceğim, malum. Herhangi bir yere kendimi
zincirlemeyeceğim, ya da büyük bir grevin elebaşı olmayacağım, malum. Ansızın tüketimden
de vazgeçeceğim yok. Güneş panellerim de olmadı hiç. Sahi kaç kişide var? Biz güneşe,
güneş bize inat. Dağa kaçıp bir münzevi gibi yaşayacağım da yok. Dağlarda yaşayanlar güneş
panelleri kullanıyor. Gözlerimle gördüm. Güneş onlara minnettar, çekiliyor yıldızlarla
aralarından. İnsanlar, yıldızlar, mavi-mor dağlar. Barış içinde. Barış dağlardan gelir. Dağlarda
yıldızlar hep var. Milyonlarca yıldır hep var. Benim de tepemde bir yıldız, aman kimse
duymasın. Birazdan dünya tamamen uyanacak, her yeri aydınlatan güneş öfkesi ve hâkimiyeti
için kölelerini besleyen her hükümdar gibi cömertliğini, gözlerime bıçak gibi sürerken,
arabalar geçecek yollardan. Köpekler kuşlar konuşuyorsa da duyamayacağım günün ve
hayatın homurtusundan. İki tekerlekli taşıtları da unutmayalım. Özgürlüğüne değil, köleliğe
burun farkı da olsa herkesten önce varmak isteyenler için dönecek tekerlekler. Dağlara,
rüzgâra kavuşmaya değil yetişmek için kalabalığı atlamak için dönecek tekerlekler. Sabah beş
dakika daha uyumak isteyecek herkes. Dört tekerleklilerin çoğu yalnız gidecek. Hâlbuki arka
koltuklar bomboş. Satın aldıkları diğer şeyler yüzünden de yalnızlar zaten. Otobüsler tıklım
tıklım. Ne kadar az sahipsen o kadar az yalnızsın. Tercihen. Tercih? Dağlarda üç beş çadır

var ya da yoktu. Gözlerimle gördüm. Onlar ne yalnız ne de kalabalık. Tekerlekleri değil
ayakları koşuyor, güneşten önce uyanıp barış anlaşmalarına sadık kalıyorlar. Günümü nasıl
geçireceğim malum ama şiirler var.
Uyutmadı bezelye tanesi. Tüm dünya döşeğimin altındaki bezelye tanesi bak bu bir alıntı
bundan eminim. Uykusuzluk. Uykusuzluk. Yıldızlar.
Uykusuzluk. Çok harf, dört hece. Şiir, dört harf iki hece. Dağ, üç harf tek hece. Harf
tasarrufuna giden kelimeler ne güzel, peki ya tasarruf yapan diğer şeyler? Uykusuzluk,
yalnızlık demek. Yalnız başka, yalnızlık başka. Ekler aldıkça uzayan çirkinleşen kelimeler.
İnsanlar hep yalnızdır da tüm şehir uyurken daha bir yalnızdır. Sınırlara kafa tutan kaçak bir
geminin, karanlık bir köşesinde onlarca insanın arasında eziliyorken bile yalnızdır. Geceleri
üretim yapan bir merdiven altı fabrikasında, ağır çarkların, telaşlı tekerleklerin gürültüsünde
bile. Yıldızlar korkuyor mu görünmekten? Ben bazen bazı şeyleri söylemekten çok
korkuyorum. Bedenimin sınırlı gücüne şükürler olsun, aklım ve yüreğim yoruldu nihayet.
Dinlenecek. Kuşları dinleyerek. Gececilerin, uykusuzların kuşları. Yıldızları arayanların
kuşları. Uykusuzlara neşe getiren kuşlar. Tepemizdeki yıldızdan utandırmayan kuşlar.

AZİZE GÖKTAŞ

Written By
More from Azize Göktaş

DOSTOYEVSKİ – YER ALTINDAN NOTLAR

Okunma sayısı: 129 ‘’Ben kendi yaşamımda, sizin cesaret edemediğiniz ne varsa sonuna...
Görüntüle

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir