Nemrut

‘’15 Temmuz 2020 Çarşamba. Saat 03:32. Nemrut’tayım.
Güneşin doğuşunu bekliyorum.
Etraf zifiri karanlık.
Hem ürküyorum hem çok mutluyum, özgürlüğü elimle tutsam yakalarmışım gibi.
Gökyüzü yıldızlarla dolu.
Ama bunu anlatamam. Fotoğrafını da çekemem.
Bunu yaşamak lazım, başka tarifi olamaz.’’

Bir buçuk sene önce bunları not almışım. Okuyunca tekrar, o ana gittim. Güneşin, gözlerimin önünde dağların arkasından usul usul göğe çıkışı geldi gözümün önüne ve tabii büyülenişim.

Geçen sene yakın arkadaşım Gülcan’la ufak bir doğu turu yapalım diye düşündük. En önemli hedef Nemrut’tu. Tüm planı o sabaha, güneşin doğuşuna ve olağanüstü heykelleri görme amacımıza göre planladık.

Uçak ile Malatya’ya indikten sonra gece karanlığında ve oldukça zorlu bir yoldan ilerlemeye başladık. Sabaha karşı orada olmamız gerektiği için gece yolculuğu yapmak zorundaydık. Yollar tahmin ettiğimden daha dar ve virajlıydı. Birçok noktada gözümü kapatarak şoför arkadaşıma güvendim. Uzun bir yolculuğun sonunda bir tabela gördük ve arabayı pak ettik. Birçok arabayı orada görünce temmuz sıcağında dağa çıkmak isteyen sadece biz değilmişiz diye düşündüm.

Zifiri bir karanlık ve sessizliğin içindeydik. Herkes arabasında uyuyordu. Sabaha karşı uyanıp yine virajlı bir yoldan güneşi karşılamaya gidecektik. Etrafta ufak bir tur attım ama ortam o kadar karanlıktı ki ürktüm. Zaten ben gece karanlığından değil de zifiri karanlıktan, gün doğmadan önceki karanlıktan daha çok korkarım.

Arabanın içine geçtim. Arkadaşlarım uyuyordu. Gökyüzüne baktım ve içime dolan hisleri bir anda yazmak istedim. Bir şekilde, o anda hissettiklerimi hep hatırlamalıydım. Gözün gördüğünü resmetmek ne kadar zorsa gönlünüze işleyen anları anlatmak da o kadar zordur bence. Peki, hissettiklerim yedi satırdan ibaret mi? Elbette değil ve olamaz. Bazıları abarttığımı düşünebilir ama Nemrut’u görenler ne demek istediğimi çok iyi anlamıştır. Ben de oraya varana kadar yazılanları hep abartılı bulmuştum. Ne zaman gökyüzüne baktım, o an o büyüye teslim oldum.

Kısa süre sonra elinde kocaman fener olan bekçi geldi ve ışığı üstümüze tutarak bizi uyandırdı. Artık vakit gelmişti, zirveye ulaşmak için yola çıkmamız gerekiyordu. Heyecanım iyice artmıştı. Yol yine zordu. Sakince ilerledik ve vardık. Temmuzun ortasında sırtımızda battaniye ile oturduk, güneşi beklemeye başladık. Hava o kadar soğuktu ki mont ve battaniye bile yetmedi titrememizi dindirmeye. Ama umursamıyorduk. Önümde biraz sonra müthiş bir güzellik vuku bulacaktı. Arkamda ise yüzyıllar önce benim şu an olduğum yerde yaşamış kralların heykelleri vardı.

Güneşin doğuş saatine baktık, birkaç dakika kalmıştı ama hala kızıllık dışında görünürde bir şey yoktu. Bir anda, tam saatinde geldi güzellik. Önce yavaş sonrasında hızlanarak bir anda göğe yükseldi. İlkokulda dağların arasında çizerdik ya güneşi, etrafa ışık saçar,  gökyüzüne asılı gibi dururdu. Tam olarak o pozisyona geldi. Bir anda battaniyeyi attık sırtımızdan, güneş ısıtmaya başlamıştı etrafı. O anın yüceliği o kadar içimi doldurdu ki gözümden bir damla yaş bağımsızlığını ilan ederek yanaklarımdan aşağı bıraktı kendini… Benim için hayatımdaki en özel anlardan biriydi. Bu anın öncesinde de sonrasında da çok fazla kez güneşi doğurdum ve batırdım ama hiç biri onun verdiği hazzı vermedi bana. İçinde bulunulan mistik ortam inanılmaz etkiledi beni. Canım arkadaşım Gülcan ile bu anlara tanık olmak, anı kovamıza kocaman bir an eklemek benim için paha biçilmezdi.

Written By
More from Emel Eskioğlu

MEHMED UZUN – AŞK GİBİ AYDINLIK ÖLÜM GİBİ KARANLIK

Okunma sayısı: 253 Baz ve Kevok’un hikâyesidir, üç yüz elli altı sayfada...
Görüntüle

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir