Avlu

Uyuyamıyordu. Bir saattir gözlerini ayırmadan dışarı bakıyordu. Üç evin açıldığı bir avlu… Betonun soğuğu üzerine yerleştirilmiş, üzeri naylonla kaplanmış eski çekyat, sokak lambasının ışığında parlıyordu. Karşı evin önünde kuş yuvası kadar alana istiflenmiş hurda eşyalar orada unutulmuştu. Hiçbir şeyin yeri değişmezdi. Çekyatın önündeki metal masanın yönü aylardır bir milim kıpırdamamıştı. Polenler, kuş tüyleri ve türlü plastik çöpler topaklanarak köşelerde kendilerine yer edinmişler, böcek ölüleri bile bir fotoğrafa yerleşircesine saplanıp kalmışlardı bu manzaraya. Gökyüzünün rengi de değişmezdi bu kasabada. Soğukken de sis kaplardı ortalığı, sıcakken de. Bu kadar sis olmasa belki bir başkası görebilirdi Sultan’ın hayatını. Ama aylardır süregelen ve her gün tekrar eden olayları Sultan’dan başkası görmüyordu.

Aylar önce gelmişti bu eve. Dünyanın geri kalanından uzakta bir yerdi burası. Sultan’ın dünyasındaki acılar da bildiğimiz acılardan farklıydı. Kocası İbrahim’den ilk şiddeti, kendisinden önce uyanmadığı için görmüştü. Döverek uyandırmış, “Benden önce uyanacaksın, sofrayı hazır edeceksin,” demiş, yataktan aşağı itmişti Sultan’ı. Sultan kayınvalidesine gidince, bir tokat da anne dediği kadın atmıştı. “Oğlumu bana mı şikayet ediyorsun!” demişti Fadime. Sakin bir insandı Sultan. Fazla konuşmazdı ama bir kerede anlardı her şeyi. Anne-oğulun ne olduklarını da o gün anlamıştı ve sonrasında ne kendine edilen hakaretler ne yapılan eziyetler şaşırttı onu. Baba evindeyken de annesinden, babasından, abilerinden sevgi gördüğü söylenemezdi. Sevseler, onu tanımadıkları, bilmedikleri adama verirler miydi zaten? On yedisine yeni girmişti daha. Uzun boyu olmasa, incecik, henüz şekillenmemiş vücuduyla onu gören on beş bile demezdi. Kendi bedenini kendinden önce bir başkası tanıdı. Ve yine kendi bedenine sanki kendisininmiş gibi vuran da o adamdı. Aylar önce aynı gün öğrenmişti evlendirileceğini. Evleri, tarlaları vardı, babası öyle demişti. Fazla uzağa değil, yan köydeki eve gelin gitti. O eve geldiği gün de ruhunu kapı önünde çıkardı. Bir daha içeri almadı. Bedeni evin içinde oradan oraya dolaşır, evi temizler, çamaşırları yıkar, yemek yapar, akşamları da şeytan kadar korktuğu adamın yanına yatardı.

Kayınbiraderi Mevlüt’ün evlendirileceğini duyunca da şaşırmadı. İçerden yeni çıkmıştı Mevlüt. Uyuşturucu satmak ve insan ticareti yapmaktan üçer yıl hapis yatmıştı. Belki adam olur, uslanır diye birilerini bakmaya başladılar ona. Yakın çevreden kimse yanaşmayınca Doğubayazıt’a gelip gitti kayınpederi. Çok uzun sürmedi bu ziyaretler. Daha on dördünde bir kız bulup getirdiler. Arabanın arka koltuğunda başını öne eğmiş oturuyordu, Sultan onu ilk gördüğünde. İçi cız etti. Çocuktu daha. Kendinden daha çocuktu. Bir haftadır pazarlık yapıyorlardı onun için, 8 bin-10 bin söylentileri vardı. Olup bitecekti her şey hemencecik. Gülüzar diyorlardı ama gerçek adı kim bilir neydi. Nüfus kağıdı bile yoktu.

“Anası ölmüş, babası hapisteymiş. 8 bin saymışlar da neyine,” demişti Fadime.

Kimsesiz Gülüzar’ın kimsesi olmak istedi Sultan. Mevlüt’ün eline bırakmayı hiç istemiyordu bu kızcağızı. Herkes Mevlüt’ün ne olduğunu biliyordu. Para için ar namus dinlemez, yapmadık şey bırakmazdı. Uykularının kaçması biraz da bundandı. Ufacık kızın kendi karanlığından katbekat beter bir karanlığa gömülmesinden korkuyordu. Bir çıkar yol bulması lazımdı. Kendisine kimse sahip çıkamamıştı ama Gülüzar öyle olmayacaktı.

Kaçmak istiyordu, herkesten sakladığı 3-5 kuruş parası, otobüs biletlerini almaya ancak yetecek kadardı. Teyzesinin yanına gitse, Denizli’ye… Orada fazla barınamazdı ama en azından iş bulana kadar yaşarlardı. Buna zaman vardı. Çantasını aldı, odaya girip üç-beş parça kıyafeti çantasına tıkıştırdı. Ailenin erkekleri düğün öncesi eğlenceden henüz dönmemişlerdi. Dönseler bile ayılmaları sabahı bulurdu. Hızlı ama sessiz hareketlerle kapıdan çıktı. Geceden beri izlediği avluyu ortadan ikiye ayırır gibi geçti. Fadimeler’in evine girdi. Çıt çıkarmamaya özen göstererek Gülüzar’ın yattığı odaya geldi.

“Uyan kız!”

 Gülüzar gözlerini açtı, şaşırmıştı.

“Uyan gidiyoruz.”

“Nereye abla?”

“Denizli’ye teyzemin yanına.”

Gülüzar ne olduğunu anlayamadan Sultan, kızın eşyalarını çantaya koymaya başlamıştı.

“Acele et bizi görmesinler.”

Çantaları toparlayıp çıkacakları sırada Fadime kapıda belirdi. Sultan alelacele kapının kolunu tuttu, dışarı ilk adımını atmıştı ki, Fadime Gülüzar’ı tutup bağırmaya başladı.

“Orospular, demek kaçıp başka adamlara gidecektiniz! Sizi Mevlüt’e söyleyeceğim, öldürttüreceğim.”

Sultan paniğe kapılmıştı, Gülüzar’ın korku dolu gözlerine baktı. Eliyle oracıkta duruveren küreği kaptı ve Fadime’nin kafasına vurmaya başladı. İki-üç darbede kapının girişine yığılıverdi Fadime. Gülüzar korkudan yere çökmüş, ağlamaya başlamıştı. Sultan kızı sakinleştirmeye çalıştı, sesi titriyordu.

“Korkma, kurtulacağız buradan.”

Fadime’nin üstüne çarşaf örttü. Kanlar içindeki o suratı daha fazla görmek istemiyordu. Küreği temizleyip yerine koydu. Çantaları yeniden toparladı. Gülüzar’ın sesi çıkmıyordu, ne düşündüğünü bilmek istiyordu ama buna zaman yoktu. Kızın kolundan tuttu, Fadime’nin üzerinden atlayarak avluya çıkardı. Henüz birkaç adım atmışlardı ki karşılarına Sultan’ın kocası çıktı. İkisini birden dışarda gören İbrahim neyin ne olduğunu bile sormadan Sultan’a bir tokat savurdu. Alkolün etkisiyle olacak, isabet ettiremedi ve sendeleyip yere düştü. Biraz ötede annesinin ölü yattığından habersizdi. Sultan kayınvalidesini düşürebilmenin verdiği cesaretle küreğe yeniden sarıldı. Bu sefer tüm hırsını kocasından çıkarmaya kararlıydı. Defalarca vurdu yerde yatan adama. İbrahim’in yüzü dağıldıkça Sultan’ın soğukkanlılığı artıyordu. Bir daha hareket edemeyeceğine inandığı anda durdu.

Gülüzar’a baktı, avlunun köşesine sinmiş ağlıyordu. Sultan’ın üstü kan içinde kalmıştı, temizlenmesi gerekiyordu, bu halde otobüse binemezlerdi. Gülüzar’ı aldı kendi evine götürdü. Elini yüzünü yıkamaya giderken yanına İbrahim’in komodinin arkasında duran sekiz atar tüfeğini aldı. Artık güvendeydi, kayınvalidesini ve kocasını öldürdüğünü düşünmek istemedi, sadece kaçmak istiyordu, Gülüzar’ın hayatını ve kendi hayatını kurtarmak.

Kayınpederinin bağırışlarını duydu. Avluda oğlunun cesedini boydan boya uzanmış gören adam, kapıyı açar açmaz üzerine doğrultulan tüfekle karşı karşıya gelmişti.

“Sizi Mevlüt’e öldürteceğim,” dediği anda Sultan ateş etti. Kulağından yaralamıştı. Toparlanmasına fırsat vermeden bir el daha ateş etti ve adam yere yığıldı. Bu sefer temizlikle veya örtüyle uğraşmak istemedi Sultan.

“Artık gidebiliriz,” dedi kendinden emin ses tonuyla. Kayınpederinin cüzdanını yanına aldı ve iki kadın sabahın ilk ışıklarıyla beraber kendi özgürlüklerinin yolunu tuttular.

Sultan hiç olmadığı kadar hayat doluydu. Kendi ruhuna sahip olabilmesi için hayatına göz koyan herkesi öldürmenin kendince gururunu taşıyordu.

Üç evin kapısına açılan avluda üç ceset yatıyordu şimdi. Gülüzar ise sıkıca sarılmıştı Sultan’ın eline.

Tags from the story
,
Written By
More from Pelin Ünal

Pink Flyod, Çorba ve Anne

Okunma sayısı: 276 “Tak tak!” “Kapıyı kıracaklar Orhan. Daha ne kadar dayanacağız?”...
Görüntüle

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir